Röportaj - “İnsanlığınbir öze dönüşe ihtiyacı vardır.” MEHMET LATİF SAĞLAM

Ahmet Arif'in Otuzüç Kurşun şiirini heykel sanatıyla ölümsüzleştiren aynı zamanda dernek üyemiz Ressam-Heykeltıraş Mehmet Latif SAĞLAM'ın Tigris Haber'de yayınlanan bu özel röportajı sizlerle paylaşmak istedik. Keyifli okumalar..

Şair Ahmed Arif’in “Otuzüç Kurşun şiirini hafızalara kazıyan sanatçı” olarak tanınan Ressam-Heykeltıraş Mehmet Latif SAĞLAM; dünya sanat tarihinde Pablo Picasso’nun ‘Guernica’sı ve Ramazan Öztürk’ün ‘Halepçe’si neyse “Otuzüç Kurşun” heykel çalışması da aynı zemin, aynı duygu ve aynı yönde bir çalışma olarak okunmayı hak ediyor kanaatimce... Kendisini: “Ezilenin yanında; örtülen, kaybedilmeye çalışılan toplumsal bilinç ve kimliğinin oluşturulması ve gerçeğin gün ışığına çıkarılması, toplum hafızasında yer etmesi için çalışan bir kişilikve bir sıra neferidir.”şeklinde tanımlayan Ressam-Heykeltıraş Mehmet Latif SAĞLAM ile sanat hayatını; bugüne kadar oluşturduğu eserleri, “sanat” ve “sanatçı” kavramlarının kendisindeki karşılığı, siyasetin sanat(ı) üzerindeki etkileri, pandemi süreci ve geleceğe dönük projeleri hakkında detaylı (sağlam) bir röportaj gerçekleştirdik. İyi okumalar.

Hazırlayan: Metin Aydın

Ressam-Heykeltıraş Mehmet Latif SAĞLAM kimdir?

1966 yılında Mardin’inKızıltepe ilçesinde, on iki çocuklu dar gelirli bir ailenin yedinci çocuğu olarak; atımızın kaçtığı, babam ve amcamın da o atı bulabilme hengamesi içerisinde şekillenen doğum akabinde ılık bir bahar sabahında dünyaya gözlerimi açtığım söyleniyor. Babama, sağlığında: “Doğumum sırasında bizi kaderimizle baş başa bırakıp atı aramaya mı gittiniz?” diye sorduğumda bana: "Yok oğlum, on iki evladım ve hepiniz çok değerlisiniz; ama çok güzel bir Arap kısrağıydı!" diyerek aslında farkına varmadan 'yerimizin öküzümüzden (kısrağımızdan) sonra geldiğini' daha önceleriöğrenmiştik ve bu duruma ne yabancıydık ne de alınganlık gösterecektik… İlk ve Orta öğrenimimi Kızıltepe’de tamamladıktan sonra, akademik eğitimimi de Marmara Üniversitesi Resim-İş Eğitimi Bölümü, Heykel Ana Sanat Dalı'nda aldım. Değişik illerde bir çok okulda öğretmen olarak çalıştım. Bu süreçte bir çok sergilerim oldu. Heykeltıraş ve Resim Öğretmeni olarak yaşamımda halen üretmeye devam ediyorum. Hasılıkelam; Mehmet Latif Sağlam; ezilenin yanında, örtülen, kaybedilmeye çalışılan toplumsal bilinç ve hafızanın oluşturulması ve gerçeğin gün ışığına çıkarılması, toplum bilincinde de yer etmesi için çalışan bir kişilik ve bir sıra neferidir.

-Sanat hayatınız nasıl başladı ve sanat anlayışınız nasıl şekillendi?

İlk sanatsal çalışmanızla birlikte ilk kişisel sergi deneyiminizi anlatır mısınız?

Kalabalık bir aile olmamız hasebiyle payıma düşen ilginin azlığından olsa gerek; daha çok doğayla başbaşa kaldığımdan gözlem becerimi geliştirmiştir. Bunun yanında babamın inancı paralelinde resim ve heykelin günah sayıldığı travmatik bir ortamda şekillenen çocukluğumla, sanata olan ilgim sanki 'inatçı olan yanım' ağır bastığından yaşamımda kalıcı, vazgeçilmez ve direngen bir zemin hazırlamıştır. Kızıltepe’de ilk ve orta öğrenimimin bitimine kadar deneysel çalışmalarım oldu. O sıralar yaptığım çalışmalar biriktikçe tabiki toplumdaki dinsel ve geleneksel çarpık bir anlayışın baskısı nedeniyle, babam tarafından toplanıp bahçe ortasında yakılması hadisesi çok kere yaşanmıştır. Babam bizi evimizin önündeki sokağa çıkarıp orada kuran okutup öğretmeye çalışırdı. Arkadaşlarımın top oynamak için benim adıma izin isterlerdi. Babam kızar izin vermezdi ve ben ağlayarak kuran okumaya çalışırken göz yaşlarım kuran sayfalarına dökülür ve mürekkepleri dağıtır, o dağınık mürekkepler gözüme sanki bir lavi çalışması gibi görünürdü. Bu duruma en çok üzülen ve hem ben, hem de babam tarafından azar işiten garibim anam. Mama Hasine'ydi… Hiç kimsenin canı yanmasın diye her zaman kendini bize siper etmek için mekik dokurdu. Babamın: "Seni bu abdest üzerinde bırakmayacağım!”, “Fırça ve kalemini kıracağım!" gibi sözlerini halen duyar gibiyim. Kısacası kastedilen; düşlediğim düzendi, abdest fırça ve kalemden… İşte bunların toplamının ışığında; Nelson Mandela'nın: "Hiçbir zaman kaybetmem, ya kazanırım ya da ders alır öğrenirim." sözü gelir aklıma. Çocukluğum, ergenlik ve gençliğimin ilk döneminde oyuncaklar ve benzeri şeyler üretirken sanat hayatım temelleri atıldı diyebilirim. Çocuk oyunlarından ne denli beslendiğimi ve yaşamıma yön verdiğini çok sonraları fark edecektim. Oynadığımız oyunlarla kural-kaideleri, dayanışmayı ve hatta yaşamın zorluklarıyla nasıl baş edeceğimizi öğrendim böylelikle. Oyunlara gelince ne yoktu ki; Çirrê, Şillê, Arana, Gog, Heftok, Qalûç,Texte Perêlkê, Xar, Dîk û Mirîşk, Sobe, Xîzk ya da Xizka Fille gibi…

Hele hele “Xizka Fille” diye adlandırdığımız oyun akşama kadar oynanan oyunların final oyunuydu adeta. Günün tüm oyunlarının tüketildiği, havanın karardığı ve artık annelerin çocuklarına eve dönüş için yapacağı 'son çağrı' niteliğinde ve hükmünde olan final oyunu için herkesin son derece dikkatli, hızlı ve çevik olunmasını gerektiriyordu.İşte o an gelmiş ve herkes birini gözüne kestirmiştir. Bir çubukla yere geniş bir daire çizilir, göze kestirilen kişi ablukaya yani dairenin içine hapsedilmeye çalışılır. İşlem bittiğinde dairenin içindekiler artık dairenin dışındakilerin insafına ve acıma duygusuna kalmıştır. Daireye dışarıda kalanlardan biri tarafından bir kapı aralanmadıkça çıkmak mümkün değildi elbette. Son olarak insafa gelinir ve ayakucuyla daire bozularak kapı aralanır ve hapislik biter. Nihayet eve dönüş gerçekleşir. Xizka Fille, 'gayr-i müslim tuzağı/dairesi' ya da 'gavur tuzağı' anlamına gelen bir oyundu. (Ezidilerin inançları ile ilgili bir durum oyun haline gelmiştir.) Tabii çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı bir mozaik ortamının yarattığı, getirdiği, belki de bizlerden alıp götürdüğü bir şeyler vardı elbette… Neden Xizka Fille olmalıydı bilemiyorum ama şundan eminim ki; egemenlerin, azınlıklar üzerinde yarattığı cebir ve hoşgörüsüzlükle ilgili bir durumdu bence.

Taştan misketler yapardık mesela... Dere kenarlarından itinayla seçerek topladığımız taşları çekiçle kabaca yonttuktan sonra aynı büyüklükteki iki vida somunu arasına sıkıştırıp; taşı yusyuvarlak olana dek bir nevi zımparalıyorduk. Ta ki muntazam bir yuvarlaklık elde edene kadar devam ederdi bu işlem. Bunu da yaparken çoğu zaman top oynarken bir yandan da onu hallediyorduk. Daha sonra pamuklu bir bezin içerisine yağ ve domates salçasına yatırıp beze, sonra da naylona sıkıca bağlayıp günlerce bekletirdik. Bu işlemle hem taştaki damar ve dokular ortaya çıkarılmış, hem de taş daha mukavemetli hale getiriliyordu. Sonrası mı? Sonra ver elini xar (misket, gülle, bilye) oyunu... Hatırlamışken laf aramızda o dönemlerde yapmış olduğumuz xar’lardan (misket) elimde halen mevcuttur…

Telden oyuncak arabalara gelince ise; bunun için en temel malzeme olan metal tele, araç-gereç olarak da pense, kerpeten ve çekice gereksinim vardı. Bu araç ve gereçlerin elimize geçmesi mümkün olabilirmiydi… Çünkü yine babamın 'şeytan işi', 'insanlığın yararına olmayan işler' diye tabir ettiği durumla karşı karşıya kalınır, aletlerin saklanmasıyla da hasıl olurdu. Böylesi bir durum, bu işi yapmama engel değildi elbette. Ya bu aletlerin yeri bulunacak ya da alternatif bir yol aranacaktı. Çare bulunamadı mı son çare olarak dişlerimi kullanarak şekillendirme işine bile girerdim. Ha dişlerimin durumunu merak edip soracak olursanız gayet iyiler. Valla iyiler, henüz diş hekimiyle yüzleşmemişlerdir!

Kendi oyuncağını yapma mevzusu; düşünme becerilerini, el-göz-beyin koordinasyonunu çok geliştirdiğini ifade edebilirim. Ve kilden küçük boyutlu figür heykelcikleri; en çok yaşamıma bunların yön verdiğini düşünüyorum. Çocukluk, oyunla başlayan ve oyunun da kuralına göre oynanmasını gerektiren bir süreç olduğunu düşünüyorum.

Yine resim alanına da katkı sunan; çocukluk yıllarıma denk gelen, Kızıltepe ovasının güneyindeki ufuk çizgisine doğru uzanan uçsuz-bucaksız tarlalarda bostan korkuluklarının bende bıraktığı izlerdir. Tarlaların içerisinde irili-ufaklı 'haç' işaretini andıran bu biçimler, çobanlık yapma niyetiyle gittiğim tarlalarda; bu form ve şekiller; hayvanların birçok kez ekinlere zarar verdiğini unutturmuştur bana. 'Kötü haber tez ulaşır' gerçekliğinden hareketle akşam eve gelmeden bu haber evdekilere ulaşmıştır bile. Hayvanları otlamaya değil de oyun oynamaya gittiğim kanısından bir sürü azar ve kötek düşerdi payıma!.. Çocukluğumda yaşadığım bu olaylar beni bu alanda akademik eğitim almaya itecek ve daha sonraları da, bu 'bostan korkulukları' resim çalışmalarımın sembol, imge ve ana tema'sı haline gelecekti.

Resim ve heykelin günah sayılmasının doğurduğu baskıyı ailemde ve toplumun genelinde o dönem hep hissettim. Babam bu dönemlerde mahalle imamından aldığı fetvayla, figür yapımının tanrıyla özdeşleşme durumunun büyük günah sayılması ve bunun korkusundan hareketle; yaptığım figürlerin bir bölümünü silerek-kazıyarak, figürü kusurlu kılarak beni bu günahtan arındırmaya-korumaya çalışmıştır kendince… Hatta eğitimci olan abim ve yengeme hediye ettiğim resimlerde de babam tarafından figürlere yapılan bu kazıma 'sözüm ona din adına düzeltmeler' halen mevcut olup; günümüzde yengemin bu resimlerin tekrar düzeltilme ve rötuşlanması isteği tarafımca kabul görmemiştir. Sebebine gelince de iki farklı düşüncenin sonucu olarak ortaya çıkan sentezin ta kendisi olup ve aynı zamanda fikirler çatışmasının izi, sembolü ve hatırasıdır.

Bu durum zamanla bilerek ya da bilmeyerek akademik eğitim aldıktan sonra non-figüratif (figürsüz) çalışmalar yapmama sebep olmuştur. Yine öğrencilik yıllarımda hocam Prof. Bünyamin Özgültekin ile sohbetlerim sırasında da gündeme gelmiş; babamın figürsüz resimlerimin günah olmadığına inanarak ve bu tür resim yapmamın yine babam tarafından benimsenmesi hatta teşvik edilmesinden bahsettiğimde, hocamın 'soyut resmin' bazı akademik çevrelerce reddedilmesine karşılık babam tarafından kabul görmesini; Türkiye’deki sanata bakışın ne denli çarpıklık gösterdiğini ilginç bulmuş ve hatta bu durumdan dolayı babamla tanışmak istemiştir. Mezun olup öğretmenliğe başladıktan sonraki süreçte; İlk olarak “Korkuluklar Serisi-1" isimli Resim Sergimi, Antalya ANSAN Sanat Galerisi'nde 1999 yılında açtım. 2000 yılında “Lâl Düşler” adlı ilk Heykel Sergimi de Antalya Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nde açtım. Daha sonraları ülkenin değişik yerlerinde birçok karma ve kişisel sergi, sempozyum ve sanat çalıştaylarına katılarak bu süreç devam edip süregeldi.

“Sanat” ve “Sanatçı” kavramlarının Sizdeki karşılığı nedir?

Bu konu çok geniş olmakla birlikte değişik sanat çevrelerince farklı yorumlanmaya açık, girift bir olgu olduğunu söyleyebilirim. Fakat genel anlamıyla bu işi icra edenlerin yapacakları tanımlar bu olaya hangi pencereden baktıklarını ele verebilir. Plastik sanatlarla (Resim, Heykel, Mimari) ilgili bakışlardan biri de çok önemsediğim sanat eleştirmenlerinden John Berger şöyle der: “Sanat her şeyden önce, bizi çevreleyen ve sürekli belirip kaybolan görünürün olumlanmasıdır.” Bir anlamda yaşamımız boyunca bize çeşitli teknik ve araçlarla dayatılan “imgelerin” resim, heykel ve mimariyle anlam bulmaya başlamasıdır. Ve özne haline gelir. Eseri üreten kişi ile nesnesi arasındaki karşılaşmadan doğar ve izleyici ile bir yoldaşlık serüveni aralar. Bizler de galerilerde, müzelerde başka başka dönemlerin görünümlerine yoldaşlık ederiz. Çağlar arası ilişki kurmamıza aracılık eder. Bu serüven ise mağara dönemi resminden başlayarak bilinen genel geçer olanı aklımıza getirir. Örneğin prehistorik dönemi mağara resimleri sanat mı, ayin işareti mi, iletişim dili mi sorusunu da önümüze koyar.

Foto: M. Veysi Sağlam

“Otuzüç Kurşun” Hasankeyf Mağarası -2003

Sorunun cevabı her ne olursa olsun bana göre kişinin sanat yaşamını, kendine ait bir dil haline getirmesi gerekir. Canlı ve cansız dış dünyayı kendine oluşturduğu dille; aleti kullanma becerisi, dürtüsü, yaşam ve ifade biçimi haline getirerek oluşturur. Mağara resimleri de Paleolitik avcı-toplayıcı yaşamın imgesel karşılığı olan bir sanat olarak günümüzde de kabul görmektedir. Bu mağara resimlerindeki boyutsallık sahnelerdeki hareketlilik insan evrimi açısından nerden nereye gelindiğini göstermekte alet yapımında olduğu gibi yüksek bir el, göz ve beyin koordinasyonu gerektiren resimlerin belli bir ikonografi ile yapılması toplum ya da hakim olan düşünüş biçimlerinin resimleri yapan kişilere getirdiği belli kuralların olduğunu düşünmemize sebep olur.

Sanat; sanatçın toplumun yaşadığı acılar, korkular vb. duyguları kendi diliyle topluma aktarmasıdır. Sanatçı toplumun yaşantılarından beslenerek, toplumun hafızasına imgeler, mitler ve efsanelerini yaratan yaratıcıdır.

Foto: Abbas Atmaca

İdoller Serisi

-Sanatçı tarifiniz üzerinden kendinizi nasıl okuyorsunuz?

Halkın yaşantılarını, acılarını, hikayelerini, efsanelerini okuyan ve anlatan meddahvari bir anlatıcısı; toplumunun duygularını, yaşanmışlığını, acılarının dışavurumcusu ve anlatıcısıyım. Toplumda iz bırakan olaylar ve olgular nasıl toplumu etkiliyorsa beni de doğal olarak etkilemektedir. Kanımca, Yaşar Kemal’in İnce Memed isimli eseri için yapılan şu yorum: “İnce Memed bir mecbur insandır. Yaşar Kemal de bir mecbur yazardır. Kavga etmeye, başkaldırmaya, direnmeye mecbur olanları yazmaya hem mecbur hem de memurdur.”, tam da beni anlatmaktadır diyebilirim.

-Eserlerinizde öne çıkan temalar nelerdir?

İki grup halinde cevaplayabilirim. İlki heykel; ikincisi ise resim çalışmalarım için. Bir dönem şiir kökenli, sözlü edebiyat diyebileceğimiz beni etkileyen şairlerin şiirlerinin plastik sanatlarda etkisinin karşılığını nasıl bulabilirimin deneysel diyebileceğimizçalışmalarım oldu. Bu çalışmalarımda “Dörtçarpıdört” adlı sergi projesiyle Antalya ve İstanbul’da sergilendi. Bu enstelasyon sergisinin kurgusu: Dört ayrı odacığa ve her oluşan mekana bir şairin şiirinin ve belki de sözcüklerinin karşılığı olabileceğini düşündüğüm form, çizgi, ışık-gölge, leke, renk, hacim, doku, yazı gibi plastik ögelerin yer aldığı; hatta günlük hayatta kullanılan araç-gereçlerle ifade etme yolunu seçtiğim bir projeydi. Ahmed Arif’in "Otuzüç Kurşun"daki destansı anlatımıyla ölümü ve acıyı, Hasan Hüseyin’in “Koçero”su ile direniş, isyan ve başkaldırıyı, Nazım Hikmet’in “Kadınlarımız” şiiri ile mücadele, emek ve umut tohumlarının ekilmesini; Orhan Veli’nin “İstanbul Türküsü” ile çaresizlik ve aşk duygularını sergide olduğu gibi bir bedende de yaşanan bu karmaşık duygu durumlarını insan ve toplum temelindeki çatışma durumunu ifade etmeye çalıştım. Bu duygular kendi yaşamım özelinde benim ve toplumun da yaşadığını gözlemlediğim durumlardı. Dolayısıyla bu temaları kendi yaşamımdan hissederek aldığım olgulardı. “Dörtçarpıdört” enstelasyon projesinin sergilenmesi için kare bir mekana gereksinim vardı. Bu kare mekanın ortasına X (çarpı biçiminde) dört odacık haline gelecek ek bir sergileme alanı oluşturulup, her birine bir şairin şiirinin plastik yorumu yer alacaktı (Dört Şair, Dört Şiir, Dört İş, Dört Yürek). Bunlar; şiir kökenli olup, sözlü anlatımın plastik üç boyutlu formsal karşılıklarıydı. Bu çalışmalara başlamadan şiirsel özelliklerinin yanında; plastik ifade zenginliğinin şiirsel zenginliğin altında kalmaması, ya da en az o düzeyi yakalaması çabası olmalıydı. Bu her ne kadar şiirdeki dil ile heykeldeki plastik ifade dili birbirinden farklı gibi görülse de sözlü anlatım kalitesini form ve biçimde de yakalanması gereken bir zorunluluktu benim için. Proje çalışmasının teknik hazırlığı öncesi (çizim, desen, maket vb.) ve şiirlere konu olmuş olayları araştırıp öğrenmem gerekiyordu. Sözgelimi Hasan Hüseyin’in “Koçero-Vatan Şiiri” adlı şiirindeki Koçero figürü kimdi? Bu figürün özne olarak tarihsel, coğrafi, politik ya da her şeyden önce kahramanlık figürünün ne olduğu konusunda kafa yormam gerekiyordu. Bu nedenle Koçero’nun kızına, oğluna ve torununa ulaşarak olayın içeriği ile ilgili bilgileri dinleyerek; konuyla ilgili basında yer alan kaynaklardan öğrenerek çalışmaya koyuldum. Sergide Koçero'ya ait tabaka, puşi, tespih ve fotoğrafını ödünç alarak kullandım. Sergi, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde Ocak 2005 tarihinde açıldı. Açılışta Koçero’nun oğlu ve torunu da bulunmuşlardı. Ayrıca sergi açılışında şiir kökenli bir proje oluşundan ötürü tiyatro sanatçısı arkadaşların tiyatral biçimde şiirlerin dramatize edilerek sunumu gerçekleştirildi. Bu sergide de o dönemde Siirt’te görev yapan, Koçero’yu idam cezası almasına sebep olan çarptıran Cum. Başsavcısı’ndan konu ile ilgili ‘üzüntü ve pişmanlığını’ içeren bir mektup tarafıma iletilmişti. Bu durum da, ülkede adaletin ne kadar rayında gittiğinin göstergesi olsa gerek! Ayrıca Hasan Hüseyin’in “Koçero” şiirinde değişik insan kesimlerine göre Koçero portresinin şiirdeki kahramanlar tarafından farklı farklı tanımlanmasını vurguladım. Farklı sosyal tipografilerine göre 'Koçero portresi'nin yansımalarıydı bunlar.

Bu topraklar kan, katliam ve acıyla doludur. Bu nedenle unutulmamalı ve yaşananlardan ders alınmalı. İşte bu noktada toplumsal hafızanın oluşması çok önemlidir. “Otuzüç Kurşun” isimli çalışmamdaki esinlendiğim olay ile ilgili yaşananlar şöyledir:

Olay 28 yada 30 Temmuz 1943 yılında Van’ın Özalp ilçesinde yaşananıyor. O gün otuz üç kişi, 3. Ordu komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizilerek öldürülüyor. Olay İran sınırından Türkiye’ye girerek hayvan çalanların olduğuna dair bir habere dayanıyor. O zamanın Özalp kaymakamı olan Hilmi Tuncel’in İran tarafından çalınan ve Türkiye’ye getirilen sürüyü iade etmek istememesi ve sonrasında, İran tarafındaki aşiret reislerinden Mehmedi Misto’nun Özalp’e gelerek beş yüz hayvanını alıp dönmesiyle başlıyor. Bu sırada Genelkurmayın devreye girmesi ve 3. Ordu komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın katliam emrini vermesine kadar gidiyor. Aralarında bir kadın ve on bir yaşında bir çocuğun bulunduğu otuz üç kişi, birazda sınırın öte tarafında beklediği söylenen “düşman”a gözdağı vermek üzere gözaltına alınıyor. İçişleri Bakanlığı tarafından kontrol etmek üzere müfettiş Mehmet Avni Doğan, konuştuğu tutukluların suçsuz olduğuna hükmederek Muğlalı’nın emrine itiraz ediyor ama engelleyemiyor. Müfettişi tehditlerle susturan Muğlalı, köylülerin “casusluk” yaptığını söyleyerek katliam emrini uygulamaya koyuyor. Otuz üç kişi, 28 Temmuz günü [kimi kaynaklara göre 30 Temmuz ] Yukarı Koçkıran Köyü sınırındaki Sefo Deresi mevkiinde iki müfreze tarafından kurşuna diziliyor. Yaşananlar daha sonra örtbas etme çabaları başlıyor. Olay askeri raporlara”çatışma” olarak yansıtılıyor. Kurşuna dizilenlerin askerlere saldırdığı söyleniyor ve yaşanan çatışma sonucu öldürüldüklerine dair bilgiler, tanıklarla rapora yerleştiriliyor. Olayın izlerini örtmek için Sefo Deresi ablukaya alınıyor; o günden sonra kimsenin bölgeye yaklaşmasına izin verilmiyor. Bu yasak hala devam etmektedir.

Demokrat Parti o zamanlar yeni iktidara gelmiş ve bu olay ile ilgili meclise bir soru önergesi veriyorlar. Yapılan tahkikat sonrası yargı yolu açılıyor. Mustafa Muğlalı yapılan yargılamadan sonucunda idam cezası alıyor ama yaşı göz önünde bulundurularak hapisaneye gönderiliyor. Askeri Yargıtay bu kararı bozuyor. Bunun üzerine tekrar yargılanma yolu açılıyor. Mustafa Muğlalı bu arada 11 Aralık 1951 tarihinde kalp krizi geçirip ölüyor.

Bu olayı daha sonraları yazar Zahir Güvemli, Hürriyet gazetesinde haberleştiriyor ve yaşananları anlatıyor. Ahmed Arif bu gazete haberinden etkilenip bu olayın şiirini yazmaya başlayacaktır.

Şair Ahmed Arif bir konuşmasında; “Tarih özellikle bizimki gibi belleksiz toplumlarda sanatla aktarılıyor. Yazılan şiirler, söylenen şarkılar, çekilen filmler ve hadiseleri anlatan kitaplar, oyunlar, resimler çok önemli. Bu, hayat ile şiirin, hayat ile sanatın içiçe olduğu bir durum. Bir zaman gelecek tarihle sanatın, şiirin içiçe olduğu bir durum olacak. İnsanın kendi köklerini araştırması çok önemli” diyor.

Ben de Şair Ahmed Arif’in “Otuzüç Kurşun” şiirinden ve olaydan etkilenerek çalışmamdan önce konuyla ilgili araştırmalarım oldu. Bu araştırmaları Günay Aslan’ın “Yas Tutan Tarih ve Otuzüç Kurşun”, İsmail Beşikçi’nin “Muğlalı Paşa Olayı ve Otuzüç Kurşun” eserlerinden, basında olayla ilgili yer alan haberler ve olayın tanıklarıyla ve kahramanlarının yakın çevresiyle görüşmelerim sonucunda edindiğim bilgiler ışığında çalışmalarımı yaparak bu eserimi oluşturdum. Ahmed Arif’in ise şiir diliyle ne kadar önemli bir iş ortaya koyduğu ortadadır. Bu işe başlarken temanın ağırlığının yanında, plastik ifade anlamında da altında ezilme riski her zaman vardı. Bu ciddi bir riskti. Bu riski göze almalıydım.. Böylesi bir süreç ardından plastik anlatımın etkili olması gerektiği asla göz ardı edilmemesi gerekiyordu. Ardından eskizler, ön çalışmalar ve maket denemeleri sonucunda çalışmayı bitirdim. Bu çalışmada “Otuzüç Kurşun”şiirini ete kemiğe büründürdüm.

Foto: Abbas Atmaca

Otuzüç Kurşun


Otuzüç Kurşun çalışmasında; Francisco Goya’nın “Kore’de Katliam” isimli eserinde kurşuna dizilen kahramanların ölüm karanlığından arındırılarak ışıkla kutsanarak ifade edilişi, bunun yanında Pablo Picasso’nun “Guernica” adlı eserinde de olduğu gibi öldürülen, parçalanan insan bedenlerinin yine ışıkla kutsanarak aydınlık ifade edildiği gibi ben de, Mehmet Latif Sağlam olarak “Otuzüç Kurşun” çalışmamda bu olayda bedenleri kurşunlarla parçalanarak öldürülüp karanlığa ve yok oluşa itilmek istenen kahramanları; suretleriyle, varlıklarıyla kurşunları parçalayarak karanlığı yırtıp ışığa ve hayata geri döndürerek hak ettikleri değere ulaştırmaya çalıştım. Bu olayla ilgili kimi kaynaklara göre içlerinden birinin kadın olduğu, bazı kaynaklara göre ise “Türk askeri kadına kurşun sıkmaz” düşüncesinden dolayı içlerinden bir kadını ayırdıklarını yazar. Olsa da olmasa da benim kompozisyonumda (çalışmamda) bir kadın figürünün “umut”u simgelemesi amacıyla yer almasının gerekli olduğuna kanaat getirdim. Bir diğer husus ise “Otuzüçler”in kurşuna dizildikleri anda, içlerinden birisinin (İbrahim Öztürk) ölü zannedilerek bırakıldığı ve yaralı olarak kaçıp kurtulduğu için çalışmamda bir tanesinin içini suret